Eskiden online bir servis için web sitesi ya da kullanıcı arayüzü tasarlarken sorduğumuz ilk sorulardan biri, responsive olup olmadığıydı. Daha sonra Mobile-first kavramı önem kazandı. Yani mobil kullanım deneyimini en baştan tasarıma dahil etmek, masaüstü versiyonunu sonradan zorla küçük bir ekrana sığdırmaya çalışmamak demekti.
Bence şimdi tasarım sürecine bir soru daha eklememiz gerekiyor:
Servisimiz Agent-first mi?
Yıllardır User Experience hakkında konuşuyoruz. Artık Agent Experience’ı, kısaca AX’i de düşünmemiz gerekiyor. Bu, bir Agent’ın servisin sunduğu özellikleri keşfederken, gerekli izinleri alırken, bir işlem gerçekleştirirken ve sonucu anlamaya çalışırken yaşadığı deneyim.
İyi bir AX’te Agent, bir insan gibi sayfalar ve menüler arasında dolaşmak zorunda kalmamalı. UI kullanımı için tasarlanmış mevcut bir API bile Agent için yeterli olmayabilir. Servis; yapılandırılmış bilgi, sınırlı erişim, hassas işlemler için onay ve işlem geçmişi sunmalı.
Tabii Agent-first her zaman Agent-only anlamına gelmiyor. Mobile-first masaüstü versiyonunu ortadan kaldırmadığı gibi, burada da kullanıcı arayüzü ve kullanıcının doğrudan kontrolü önemini koruyor.
Ama altyapı, cloud ya da DevOps için bir ürün geliştiriyorsak bence bir adım daha ileri gidip onu en baştan Agent için tasarlamak daha doğru.
Bir Agent’ın renkli CLI çıktısını okumasına, tabloları parse etmesine ve sonraki komutu tahmin etmesine gerek yok. Mesela Kubernetes aslında kendi API’si üzerinden yönetiliyor. Biz zavallı insanlar onunla çalışabilmek için kubectl kullanıyoruz ama bir Agent doğrudan Kubernetes API’sine istek gönderip yapılandırılmış verileri, kaynakların gerçek durumunu ve net hata bilgilerini alabilir.
Bu yüzden yeni bir tool ya da servis geliştireceksek kendimize şu soruyu sormamız daha iyi: “Bu ürünün asıl kullanıcısı bir Agent olsaydı, onu en baştan nasıl tasarlardık?”